Geniş Brezilya ormanlarının göbeğinde, sıcaklığın yanı sıra tutku da taşmıştı. Francys Belle, çıplak teni güneşin altında pırıl pırıl parlıyor, her hareketiyle vahşi arzularını etrafa saçıyordu. Rüzgar hafifçe esiyor, yaprakların hışırtısı arasında nefesleri hızlanıyordu. Yanındaki adamın bakışları kamaştırıcıydı; gözlerinde kontrolsüz bir sapıklık vardı. Çıplak elleriyle Francys’in yuvarlak poposunu sıkarcasına kavradı, tüyler ürpertici bir istekle yanağından dudaklarına doğru sürüklendi.
Adamın kalın kara yarağı hızla sertleşmişti, Francys’in tüm bedenini sarmalayan sıcaklığı hissedebiliyordu. Ormanın ortasında, kimselerin olmadığı yerde, o büyük sapığın elinden kurtulmak imkânsızdı. Kadının amcığının kıvrımları ıslanmış, hazdan titriyordu; adam ise hiç acelesi yokmuş gibi yavaş yavaş amcığına yaklaştı. İlk dokunuşu hafifçe oldu ama az sonra sert ve hızlı bir kökleme başladı. Her girişinde Francys inlemelerle karşılık verdi; amcığını derinlemesine saran o kara canavar bırakmak bilmiyordu.
Ayakta durabilmek zorlaşmıştı ama Fransız bu iğrenç dayamaya karşı koymaya çalışıyordu; çünkü adam onu bırakacak gibi değildi. İpler gibi kasılan bacakları ve sıkı sıkıya kavranan omuzlarıyla ayakta kalmaya çalışırken ormanın ortasında kükreyen sesleri yankılanıyordu; “Daha sert! Siktir et!” diye bağırıyor, bıçak gibi keskin nefesiyle Fransız’ı delirtiyordu. Öylesine agresifçe sokuyordu ki amcığı tam anlamıyla parçalanacak gibiydi ama aynı zamanda zevkten deliye dönüyordu.
Nazik olmayan hareketlerle devam eden bu sapıkça skşiş sonunda doruk noktasına ulaştı. Adamın sümüksü sıvıları Fransız’ın tatlı iç duvarlarında yayılırken kadın bütün benliğiyle boşalmıştı. Nefes nefese kalmış iki beden birbirine dolanıp yere yığıldılar; ormanın ortasında yayılan o ağır ter kokusu içinde her ikisi de sarhoş olmuştu o karanlık ve vahşi anın unutulmazlığından…